Kurşun kalemle tadasana

Önünüzde boş bir kağıt olsa, siyah beyaz bir karalama da mümkün, daha geniş renk cümbüşünden bir buluşma da. İkisi de şart beyaz sayfalarda. Rengarenk olan bir ülke, gün gelir renklerini kaybeder ya, bir süre ben de renklerimi bıraktım bir köşeye. Daha canlı, fosforlu kalemler yerine, sadık kurşun kalemime ve kağıttaki boşluklara bıraktım kendimi.

Pasteller bile pek içimden gelmedi, kurşun kalem iyiydi, etkiliydi, derindi, silinir diye bilinirdi, silinmezdi tonu 2B, 3B ya da daha koyuysa. Siyah beyazın hissiyatı farklıdır renklilere göre. Daha bir romantik, belki melankolik ya da nostaljik. Sadece iki renk ve bunların ara tonları vardır, ne bir kırmızı ne bir sarı bulunamaz. Güzeldir siyah beyaz ama bir yere kadar!

Önümüzde her gün boş bir sayfa var. Ben aslında hayatı daha çok boyama sayfalarına benzetiyorum. Çocuk boyama kitaplarında şekiller bellidir, örneğin bir ayı, kafasında fiyonk, elinde balı. Kağıtta boşluk da vardır, sınırlar da bellidir. Sen o ayıdan yapabileceğini yaparsın, o ayı kelebeğe dönüşebilir de ama yine o sayfanın içinde kalır.

Renkleri sen seçersin, boyayacağın mekan, vakit bellidir. Ayının yanında dışardan gelen hediye ya da kazara renkler de olabilir. Değişebilirlik, ucu açıklık vardır, ama asla değiştirem eyeceğin şeyler de! Kader, karma, seçimler, sonuçlar. Hepsinin belirli bir formülü var, öyle kimsenin çözdüm, biliyorum, tamamdır diyemeyeceği bir sistem. Adalet diye kafanda koyduğun anlayış ile hayatın adalet anlayışı da birbirinden farklı işler. Bütününde kabul etmek, en güzel renkleri seçmeyi kolaylaştırıyor. Ne olursa olsun kabul. Hayat…

Kendimi bir gözlemci olarak hissediyorum, son birkaç aydır bu tavan yaptı. Aralık, Ocak, Şubat. Elim kolum bağlı gibi kaldığım olaylarda, hayat bana bağıra çağıra dur ve izle, gözlemle dedi. Öyle bir dedi ki, kımıldamadım, saygı gösterdim bayılmasam da. Düğüm düğüm olmuş durumlar çözülmeye başlarken, şaşkınlığım, hayata olan hayranlığım suratıma zaman zaman sert, çoğu zaman yumuşak geri dönüşler bıraktı. Yaptığım tek şey Tadasana. Duruyorum, dengemi korumaya çalışıyorum uzun dağ duruşlarında. Çünkü eğilimimiz var, yaslanmaya, sarılmaya, küçük bir çocuk gibi kucağa atlamaya. Taşısın bizi bir şeyler. Yeter ki yürümeyelim fazla. Şımarmak da güzel, ama tekrar ayaklarının merkezinde kalabilecek misin? Her şey değişebiliyor hayatta. Her şey geçici, eninde sonunda. Dış değerlerle, maddiyatla, iç değerlerini, maneviyatını dengelemek tüm metinlerin ana fikri aslında. Şifa burada.

Yoga yapmadan önce reiki ile tanıştığımda yıl 2006, ki çok uzak konulardı benim için, hayatıma yumuşacık bir el değmiş gibiydi. Kendi elim olduğunu anlamam, hayatla yeni yeni sohbete başlamam mucize etkisi yaratmıştı, birçok kişi de aynı şeyi deneyimlemiştir belki. Bugün anlıyorum ki, mucize denilen şey; süreci, hayatı anlamak. Tadasana yani dağ duruşu, nasıl da ayaklarını derinleştiriyor, duygularına minik yoldan geçiş sağlıyor. Minik yollar kocaman denizlere ulaşıyor.

Neyin nereden geldiğini, “oh bitti artık refaha erdim” gibi bir halin mevcut olmadığını, üzülmenin, aldatılmanın, kandırılmanın, başarısız olmanın, ölmenin, kaybetmenin hayatın bir parçası olduğunu anlamak ve bunlara gösterebileceğin tepkilerde dozu ayarlamak, madalyonun diğer yüzü gelince de bunları da olduğu gibi kabul etmek, şükretmekti hayat. Hayat bir mucizeydi. Her yeni sayfada, her yeni ayda, günde, anda, nefeste bu bilinmeliydi. İster kurşun kalemle, ister fosforlu maviyle. Reiki sonrası yaşananlar, yoga ile de tanışınca, kaynaşmaya başlayınca yeniden bana o zamanları hatırlattı. Tadasana’da bunu daha çok görüyorum içimde, içimdeki denizde.

“Neden o okuldaydım?” , “Neden orada çalıştım?” gibi pişmanlık içeren soruları sorduğumdaysa eskiden (bu benim için geleneksel bir tavırdı, olmazsa olmazım), hepsinin bir nedeni vardı. Ama en çok etkili olan mekanlar, görevler değildi, tanıştığım insanlardı. O okulda olmasam, o gün çok da benim için yakın olmayan, ama şu an dünyanın neresinde olursak olalım kalben sevdiğim arkadaşlarım, can dostlarımla, dolayısıyla reikiyle ve hatta hatta yogayla tanışamazdım.

Hepimiz okyanus içinde bir su damlasıyız diyorlardı, anlam veremezdim. Bugün bunu hissediyorum. İnsan böyle kendini harika ve bütün görüyor. Dostları, kalbi, paylaşımları. Süreçler ne olursa olsun. Etrafımda gördüklerim, gözlemlediklerim, şahit olduklarım beni bu aralar zenginleştirdi. Bir ağ gibi örülüyüz, ister gör ister görme. Bir sürü dağlar var toprakların üzerinde. Bazısı kocaman, bazısı daha minik. Biri titrese, biri ağlasa ya da gülse, paylaşıyoruz, destekliyoruz, onarıyoruz ihtiyacı olan yanlarımızı. Yalnız değiliz, bütünüz. Ve öyle hassas bir denge var ki, tüm kıymetli, güzel şeylerin içinde, merkezinde durmak ayaklarında dengeni hissetmek en önemlisi.

Bu yüzden belki tadasana, ağaç duruşu çok önemli yogada. İlk kez yogaya başlayanlar sıkılabiliyor genellikle. Duruş gibi gelmiyor, her ayakta duruşunu tadasana sanabiliyor veya öylesine ayaktayım sanıyor geçmek istiyor biraz daha hareketli, zorlayıcı bir duruşa. Ama hayır. Asıl zor olan tadasana. Dağ gibi olmak. Ayaklarının üzerinde, güçlü, köklü, kalabilmek. O anda bakabilmek kendine. Kaçmadan, yargılamadan ve kalmak. Gelip geçen havanın seni yıkmasına izin vermeden. Hem içten hem dıştan.

Ara ara sizin de içinde yer aldığınız sayfanın rengi sıkıcılaşmaya başlıyorsa, göz atın büyük resme. Bir iki dakika kapamak gözleri ve yeniden sayfaya bakmak. Renk tonlarını ayarlamak mümkün. Kurşun kalem elime, tadasana ayaklarıma, ikisi birden ruhuma iyi geldi. Belki pastel tonlara değerim. Yakında…

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s